ZAMAN VE AKIŞ ÜZERİNE…

indir

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Ünlü düşünür ve müfessir Fahrettin Er Razi; “Zaman insana verilmiş ve onun tek sermayesi olan şeydir” der. Ruhumuza doğuştan yüklenen ve ilk doğduğumuz andan itibaren tükenen bir şeydir şeylerle imtihan olan insana verilen tek şey.
Bir başka düşünür de zamanı kaynağından, doğuştan, ağıza akan bir nehre benzetir ve ekler ‘yaşamak bir sandal, insanı insan yapan ise o sandalın içindeki ruhtur.” der.
Gençlik dönemi o nehrin yukarı çığırıdır. Yatak eğiminin fazla akış hızının ve aşındırma gücünün şiddetli olduğu, önüne ne gelirse yıkmaya çalışır insan, her bendi aşabileceğini ve mutlaka savaşılması gerekenler ile savaşmak için can attığı bir dönem.
Her koşulda öne atılınılan ve geride kalanların alaya alındığı, düşünceden çok aksiyonun, sevgiden çok hırsın egemen olduğu ve daha çok nalıncı keseri gibi her durumun ve koşulun kendine doğru yontulduğu, aklın baştan kilometrelerce yukarıda olduğu bir dönem…
Zamanla insan, akarsuların orta çığırı gibi olan bir dönemi, orta yaşlılığı yaşamaya başlar. Eğimin ve akış hızının azaldığı ve debinin arttığı artık insanlarla dövüşerek değil de konuşarak anlaşılabilineceğinin de anlaşılabildiği ve bunu zorunlu görüldüğü bir süreç. Kişinin her doğruyu bilemediğini bilmeye başladığı ya da her bildiğinin doğru olmadığını, karşısındakinin de bir şeyler bilebileceğine anlaşılmış olduğu, sevmenin ve sevilmenin aşktan daha değerli bir insani haslet olduğuna inanılan ve akıl ile baş arası mesafenin artık karışla ölçülebileceği, azma fiilini gerçekleştirenin ise teneşir tarafından paklanacağı kemalet yaşını da içinde barındıran bir dönem…
Ardından yaşlılık. Akarsuyun aşağı çığırı gibi olunulan, gençlikte ve orta yaşlılıkta yapalabilirliğin bittiği kendi fikrinin değil karşı fikrin doğru olabileceğinin düşünüldüğü ve ‘alem başak ben saman, eller ateş ben duman’ düşüncesinin egemen olduğu zaman.
Bu dönemde yatak eğimi ve dolayısıyla akış hızı oldukça azalmış ve su neredeyse durma noktasına gelmiş, akarsuyun hareket alanı genişlemiş, derinliği artmış, rejim düzelmiş ama suyun hareket edecek hali kalmamış olduğu durum.
Artık sevmenin, sevilmek ve aşktan daha kıymetli olduğu, sevgi göstergesinin aranıp sorulmak olduğu, hatırlanmanınsa dünyanın en kıymetli şeyi olarak görüldüğü süreç. İnsanın ahşap el planyası gibi neyi varsa hep karşı tarafa doğru atma ve verme çabasında olduğu, bilmenin yapabilmek olmadığının anlaşıldığı ve tecrübesini de kimsenin merak etmediği yalnızlığın hatıralarla azaltılmaya çalışıldığı bir dönem…
Ve son olarak Irmağın denizle buluşması. Artık insan kendinden çok daha fazla suyun bulunduğu, getirdikleriyle değiştiren ve bulduklarıyla değiştiği, geçtiği yerlerden aldıklarının, verdiklerinin, tahribat ve onarımlarının, yaptıkları ve yapmadıklarının hesabını vereceği dönem.
Aslında tüm akışın oluş nedeninin olduğu, kaçışın- kovalamanın, erken gelmenin veya gecikmenin olmadığı yer. Ruha yüklenen zamanın ondan çekilip alındığı, madde alemiyle ilişkinin koptuğu, hiçbir iyiliğin ya da kötülüğün karşılıksız kalmayacağı dönem…
İşte insan ömür nehrinin içinde yüzüp giden hayat sandalında elindeki küreklerle yolunu bulmaya çalışan bir varlık. Bu sandala dünya adına ne kadar yük doldurursa o kadar suya batan ve boğulma riskine gark olan ama buna rağmen biriktirmekten vazgeçilmeyen bir canlı.
Keşke sandalımızı bizi batıracak şeylerle doldurmak yerine yükümüzü hafifletecek ama değerimizi artıracak şeyler ile doldurabilseydik. Zira geliş nedenimiz neden geldiğimizi bilmekti, keşke bilebilseydik ya da bilebilseydim. Vesselam
Bu Yazıya Tepki Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

Açı Bakışı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!