ROMAN…1. BÖLÜM – 1

                                                        YIL-2030     

YER: İSTANBUL 

BÖLÜM: 1 

     1. GÜN

KAOS’A GİRİŞ…

İLK YAZILAN

                Erdem, uzun süre uyum sağlamaya çalıştığı yeni dünya da nadiren yapabildiği kısa süreli uyumalarından birini gerçekleştirmiş ve uyanmaya çalışmasına rağmen oldukça zorlanmıştı. Kafasında son bir haftadır yaşadığı olaylar dönüp duruyordu. Bu düşünceler ile uyanırken aynı zamanda da nerede olduğunu anlama çabasındaydı. Ne olmuştu ve nasıl olmuştu da dünya bu hale gelmişti. Gözlerini açtığında kapkaranlık zindana benzer bir ortam ile karşılaştı. Gerçekten nerede olduğunu anlamakta zorlanıyordu.

Gözleri bulunduğu yerdeki karanlığa alışmaya çalışıyor, ışığın bile sızmak için yer bulamadığı bu ortamı anlamaya ve kavramaya uğraşıyor  fakat zorlanıyordu. Biraz hareket ederek el yordamıyla bulunduğu yerin yapısını algılamaya uğraştığında fark etti ki dar bir sığınak ya da mağaraya benzer olduğunu, kımıldamanın bile çokça mümkün olmadığı, bir yerde bulunduğunu düşündü. Buraya nasıl geldiğini hatırlamadığını fark etti , hatırlamaya çalışıyor ama bir türlü anlamlandıramadığı parça parça görüntüler dışında bir şeyi anımsamıyordu. Vücudunu sağa sola hareket ettirdikçe bir kırığının olmadığını ama kafasının arka tarafında şiddetli bir ağrının olduğunu hissetti. Elini kafasına götürdüğünde farkına vardığı şey, ağrının geldiği bölgede, bir kanamanın da olduğuydu. Anladı ki burada oluş sebebi ile bu kanama arasında bir ilişki vardı. Aslında neden burada olduğunu tam olarak hatırlayamasa da arada bir beyninde çakan şimşekler oluyor, bu şimşekler esnasında hayal meyal gördüğü filmin konusunu tam olarak birleştiremese de neden bahsettiği hakkında düşünceler edinebiliyordu. Neden buradaydı ve kim ya da kimler tarafından buraya getirilmişti? Bunları bilmek için hatırlama antrenmanları yapması ona olayı henüz çözümleyemesede çok iyi yolda olduğunu anlaması için yeterince gerekçesi olduğunu düşündürüyordu.

Bulunduğu yerin karanlık ve dar bir yer olduğunu daha önce karanlığa alışan gözleri sayesinde anlaması mümkün olmuştu. Mağaranın ağız kısmı kapanmış ve belli belirsiz çok az miktarda ışık içeri giriyordu. Kafasındaki kanın kurumuş olmasına bakılırsa ‘-uzunca bir süredir burada olmalıyım’ diye düşündü. Burası dar ve rutubetli bir yerdi zira her nefes aldığında yoğun bir nemi de solumak zorunda kalıyor bu yüzden de nefes almakta zorluk çekiyor  havanın içindeki rutubet onu rahatsız ediyordu. Kapının sol tarafından belli belirsiz bir ışık sızıyor ve ortamda bulunan bazı unsurların görülebilmesine imkan sağlıyordu. Gözlerini ışığın geldiği tarafa doğru çevirdiğinde fark etti ki mağara zannettiği bu kapalı yerin basit bir kapısı vardı. Kalkıp oradan çıkmayı düşündüğünde hareket edemediğini kalkmak için hamle yaptığı her an başının ağrısının onu yere mıhladığını hissetti. Başındaki dayanılmaz ağrıya rağmen vücudundaki tüm gücünü toplayarak ayağa kalkmayı başardı ve önce dengesini sağlayamadı, ardından kendini toparladı ve sendeleyerek ışığa doğru ilerlemeye başladı. Bu arada uzun süre yemek yemediğinden olsa gerek, karnının çok acıktığını ve tansiyonunun düşük olduğunu fark etti. Kapının yanına ulaştığında sağ omzuyla kapıya doğru hücum etti ve kapının hemen açılmadığını ama daha kuvvetli yüklenir ise açabileceğini düşündü. İkinci kez var gücüyle yüklendiğinde kapıyla birlikte dışarı düştü ancak hemen yerden kalktı, zira neden böyle bir yerde olduğunu hatırlamıyordu ve belki de çevrede düşmanlarının olabileceğini, onlara yakalanmaması gerektiğini düşünerek kalktı ve kapıyı yerden kaldırarak hızla geri dönüp eski yerine taktı. Böylece dışarı çıkabileceğini ama neden burada olduğunu anlamak için kendine biraz daha zaman tanıması gerektiğini düşündü. Kapıyı basit bir hamleyle açabildiğine göre tutuklu ya da kaçırılmış değildi şu halde olup biteni kavramak ve eğer kendisini bu hale getiren düşmanlardan kaçıyor ise onlardan kurtulmak için neler yapması gerektiğini düşünmek zorundaydı bunun içinde sakince oturup olanları anlamaya çalışmak istiyordu.

Düşündükçe yaşadığı şeyler kare kare gözleri önünden geçiyor ve yavaşta olsa bazı şeyler anlam kazanmaya başlıyordu. Bu olayın ne zaman olduğunu hatırlamasa da oluş şeklini anımsamaya başlamıştı. Gece yarısı 01.30’da işten çıkmış evine doğru giderken kollarına iki kişinin girdiğini onu kendileriyle gelmeye zorladıklarını hatırladı. Kollarına giren kişilerin oldukça güçlü olduklarını ve hiç konuşmadıklarını, onlara direnmek istediyse de başaramadığını anımsıyordu. Direnmenin faydası olmadığını anlayınca onlara sorular sorarak cevaplar almaya çalışmış ve bunda da, karşısındakilerin onu duymazdan gelmesi ya da cevap vermemesi nedeniyle, başarılı olamadığını düşünüyordu.  Hiç bir, sorduğu soruya cevap verilmediğini ve onu hızla bir şekilde oradan uzaklaştırıp bilinmeyen bir noktaya doğru sürükleyerek götürmeye çalışıyorlardı. Bu arada kollarına girenler onu elleriyle sımsıkı tutarak yürütüyor olduklarından kaçmak için çabalayamadığını anımsadı. Yine  yanındakilerden birinin cebinden bir kumanda çıkararak düğmeye bastığını ardından onu tekrar cebine koyduğunu ve ardından elleriyle sıkı sıkıya kolundan tutmaya devam ettiğini hatırladı. Biraz yavaşladıklarını ve ardından bulundukları bölgedeki havada bir esinti oluştuğunu bir süre sonra bir ses gelmeye başladığını az sonra ise gök yüzünde uçan bir cisim onlara doğru gelmeye başladığını hayal meyal hatırladı. Bu araç son zamanlarda yaygınlaşan ve İstanbul’da bir çok kullandığı yeni otomobil türü olan dronmobil idi. Dronmobil yeryüzünde yürüyen otomobillerin uçabilme imkanına sahip olan türüydü ve normal otomobilden oldukça farklıydı. Dört teker yerine birer kanat takılmış olup kanatların ucunda altlı üstlü sekiz pervaneden oluşmakta ve bulunduğu yerden dikey yönde yükselip belli bir yüksekliğe ulaştığında ise yere paralel olacak şekilde otomobilin üç dört katı hızla hareket edebiliyordu. Özellikle havada yol alırken  bu bölgede trafik olmayışı ve dar alanlardan iniş ve kalkış yapabilmesi nedeniyle oldukça kullanışlı bir araçtı bu yüzden de kısa sayılabilecek zamanda oldukça fazla yaygınlık göstermişti.

Bir kaç dakika içinde havadaki esinti ve ardında kuşun kanat vurma sesine benzer bir sesle dronmobil gelerek önlerine kondu.  Erdem, yanındakilerin kendini bu araca zorla bindirmeye çalıştıklarını ve var gücüyle onlara direnmesi gerektiğini düşünüp bir plan yaptığını anımsadı. Bu iki kişiden birinin, aracı kullanmak üzere bindiğin de yanında kalana doğru bir hamle yaparak kasıklarına doğru hızlı bir şekilde vurduğunu ve adamın acıyla öne doğru eğildiğinde onun elinden canını kurtardığını ve ardından hızla koşmaya başladığını hatırladı. Onlardan biraz uzaklaşmıştı ki kendini kaçırmak isteyen kişilerin dronmobil ile onu havadan takip ettiklerini hatırladı. Gecenin karanlığından yararlanmak istiyordu ancak dronmobil’in kendisine tuttuğu ışıktan kaçmasının pek mümkün olmadığını anladı. Kaçıran kişilerce parktaki düz bir bölgeye götürüldüğünden ne kadar hızlı koşsa da onları atlatacak kadar  uzaklaşamadığını ve saklanacak bir yer bulamadığını hatırladı.

Devam eden kovalamacanın ardından önüne ilk gelen binanın içine girmeyi çalıştı, gündüz oldukça kalabalık olan bu binanın giriş kapıları şu an kapalıydı. Arkasındakilerin kendini fark ettiğini ve inmek için uğraştıklarını gören Erdem hiç duraksamadan diğer binaya ve bir sonrakine girmeye çalıştı ama hiç birine girmesi mümkün olmamıştı. Bu arada geniş sokaklarda koştukça dronmobil onu havadan takip etmeye devam ediyordu. Aklına hemen dar bir sokağa girip bir şeyin arkasına ya da içine saklanarak onların takibinden kurtulmayı düşündü ama öyle bir dar sokağa ulaşmak için bile 500 m kadar koşması gerekliydi. Aklında var olan soru kendisini takip eden bu kişilerin her an silah ile onu vurabileceklerini ya da ağ ile onu yakalayabilecekleri düşündü. Düşündüğü gibi de oldu, dronmobilden önce üzerine doğru bir ağ atıldı ancak o sırada bir ağacın altına doğru hamle ettiğinden ağın dallara takılması onu yakalanmaktan kurtarmıştı. Kaçmak için daha hızlı koşmalıydı öyle de yaptı koşu hızını artırarak ilk önüne gelen dar sokağa saptığını hatırladı. Bu sokak dar olmasının yanında oldukça da karanlıktı, sokağı aydınlatan ve binaların üzerinden onu takibe devam eden dronmobil bir ara gözden kayboldu ve çok geçmeden tekrar havada  göründü. Erdem kendisine doğru yaklaşan dronmobile kafasını çevirip baktığında iki kişiden birinin araçta olmadığını gördü. Herhalde az önceki kısa süreli kaybolma sırasında biri araçtan inmişti. Bu durumda Erdem’i tedirgin etmiş ve çok daha dikkatli olması gerektiğine  ikna etmişti.

Dar sokaklar boyunca hiç bir yere bakmadan hızla koşan Erdem birden başının arkasında bir acı hissetti. Bu az önce araçtan inen kişi olmalıydı, sendeledi biraz ileri gitti ve düştü ama ardından hızla ayağa kalktı ve kendisine vuran kişiye doğru atıldı onu ayaklarından tutarak duvara yapıştırdı, bu kişi Erdemin sıkletinde biri değildi  zira  90 kg ağırlığında olmasına rağmen karşısındaki kişi ise ona göre daha sıskaydı ayrıca  Erdem boş kaldığı zamanlarda boksla uğraşıyordu ve bu konuda fena da sayılmazdı. Bir süre devam eden arbedenin ardından adamı sağlı sollu yumruklarla yere serip onu pert ederek hızla  koşarak oradan uzaklaştı. Olup bitenleri yukarıdan takip eden dronmobildeki kişi arkadaşının yere yığıldığını görüp bir yere iniş yapmış olmalıydı. Çünkü uzun süredir koşuyor olmasına rağmen kendisini ne yerden nede havadan takip eden kimseyi göremiyordu.

2. YAZILAN

Erdem, uzun süren çevre kontrolünden sonra takip edilmediğine kanaat getirdiğinde ne yapacağını düşünmeye başladı. Evine gidemezdi çünkü iş yerine gelip onu bulan kişiler evde çok daha rahat bulurlardı ve hatta belkide evine ondan önce gitmiş bile olabilirlerdi. ‘Nereye gidebilirim?’ diye düşündüğü esnada ayaklarının dermanının kesildiğini ve başında şiddetli bir ağrının olduğunu hissetti, bayılmak üzereydi. Bu muhtemelen az önce kafasına vurulduğu anda aldığı darbenin etkisine başlı olarak gerçekleşiyor olmalıydı. En kısa sürede kendini güvenli bir yere atması ve arkasındakilerden saklanarak dinlenmesi gerektiğini düşündü. Uzun süre koşuyor olmasına rağmen hızı kesilmekte ve ayakları dolanmaya gözlerinin kararmaya başladığı bir anda cadde de köşeyi döndüğünde  şehirde az sayıda kalan bahçeli ve metruk bir evin önüne geldiğini gördü. Onun içinde ya da bahçesinde bulabileceği bir yere gizlenebileceği düşüncesiyle sessiz bir rüzgar esintisi gibi bahçenin kapısından içeri girdi. Doğrudan bu eve gitmemeliydi zira böylesi metruk evlerde, genel olarak son dönemde sayıları hızla artan, evsizler ve madde bağımlıları yer alıyor olabilir ve bu güçsüz halinde onlardan zarar görebilirdi. Etrafına bakındığı sırada evin yanında bir miktar ondülin ile kapatılmış olan oldukça derme çatma yapılı ve dar bir bölmeyi fark etti. Vücudunu dayanılabilmesi çok zor olan ağrılar kaplanmıştı ve bir an önce dinlenmesi gerektiğini, bunun içinde güvenli bir yer bulması gerektiğini düşündü. Etrafına baktığında kimsenin olmadığını görünce kulübenin kapısını açarak çevreye bir göz attı,  içerisi oldukça karanlıktı ve içeriden oldukça yoğun bir tiner kokusu geliyordu, kapıyı aralayıp içeri girdiğinde bu kokunun her yeri kaplamış olduğunu anladı. Kapıdan gelen ışığın aydınlığı ile etrafa bakındığında kendisi için uzanabileceği ve kapıyı kapattığında korunabileceği uygun bir yeri gözüne kestirerek hemen içeri girip ardından da kapıyı kapattı. Kendi kendine ‘uyanık kalmalıyım’ diye düşünüyor ve eğer peşindekiler onu bulurlarsa direnebilmeliyim diyordu ancak başındaki ağrı dayanılmaz bir sancı veriyor olduğundan olduğu yerde bulunan tahtaların üzerine uzandı ve uzanır uzanmaz bayılır gibi uykuya daldı. İşte az önce ayıldığı ya da uyandığı yer de, bayılmadan önce girmiş olduğu o sığınaktı.

Bulunduğu yeri ve nasıl geldiğini anlayan Erdem şimdi de o adamların neyin nesi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Herhangi birine bir borcu olmayan ya da yer altı dünyasıyla bir ilişkisi bulunmayan basit sayılabilecek bir işte çalışan biriyim diye düşünüyor ama böyle bir şeye maruz kalmasının nedenini bir türlü anlamlandıramıyordu. Neden ben diye düşünmekten kendisini alamıyordu. Bir ara, belkide çok fazla polisiye kitap okumamın sonucu olarak bu iki kişiyi çok fazla abartmış olabileceğini düşündü. Olayın aslında, basit bir polis sorgusu için kendisinin görüşünü almaya gelen iki memurun işini yapma çabası diye düşündü. Eğer öyle ise, sırf bu yüzden başının gerçekten dertte olabileceğini ve sırf bu yüzden işini kaybedebileceğini düşünmeye başladı. Ancak eğer onlar polis idiler ise kimlik göstermeleri hadi göstermediler ise sorduğu sorulara cevap vermeleri gerekmez miydi? Ya polis değiller ise işte o zaman başının daha çok dertte olduğunu, birinci durumdan daha çetrefilli bir işin içinde olduğunu ve fakat bunların ona nasıl musallat olduğunu bilmiyordu. Eğer bu bir örgütse neden hedefe kendisini koymuş olabilirdi ve bu son yaşadığı olayla bir ilişkiye sahip miydi? Sonra da hangisi daha kötüydü polisin kimlik göstermeden sanki adam kaçırır gibi kaçıran polise karşı gelmesi mi yoksa bir grup yada kişilerce kaçırılması mı? Kendi kendine sorduğu hiç bir soruya doğru cevap  vermeden böyle bir olayın başına gelmesini bir türlü anlayamıyordu.

Bunları düşünürken aklına bir kaç ay önce yaşadığı ve o dönemde tüm sistemin ve hatta Milli İstihbarat Teşkilatının bile teyakkuza geçmesine sebep olan bir olay geldi, o meşhur mail olayı.  Erdem uzun yıllardır İstanbul su idaresinde bilgi işlem ve yazılım kontrol bölümünde çalışıyor ve tüm İstanbul’un su kontrolünü ekibiyle birlikte yönetiyordu. Son dönemde gününün neredeyse tamamını merkezdeki bilgisayarın başında sisteme yapılan siber  saldırılar ile mücadele ederek geçiriyordu. Hatta bir kaç gün önce Çin ve ABD kaynaklı Hacker’lerin koordineli saldırısına iki gün boyunca neredeyse hiç uyumadan ekibiyle birlikte karşı koymuş ve iki günün sonunda onları püskürtmeyi başarmışlardı. Ekibinin bu başarısı hiçbir yerde haber olmamış tüm ekip yalnızca amirlerinin tebrik etmesi dışında hiç bir şey olmamıştı. Bu işler zaten hep böyle olurdu kahramanların yaptıklarının gizli kalması belkide onların en önemli gücüydü. Hacker’ler ile savaşırken iş yerinde bulunan bilgisayarının mail kutusuna Tayvan’dan bilinmeyen bir adresten mail gelmişti. Erdem Çin alfabesiyle yazılan bu maili anlayamamış ve kurumun tercüme bölümünde çalışan arkadaşlarına mail’i göndererek tercüme etmelerini istemişti. Bir saat sonra mail’in tercümesi kendisine ulaştırılmıştı ve orada ‘hiç kimse bize denk değil biz de hiç kimseye denk değiliz, unutma dört şeyi kaybeden devletler her şeyini kaybeder, bunları koruyan her şeyi korur ve hükmeder, bunlar; Elektrik, İnternet, Su, ve Gıdadır, biz sizden bunları mutlaka alacağız ve sonunda size hükmedeceğiz’ yazılıydı. Erdem bunların kim olduğunu bilmiyor ama bu, kaçırma girişimi olmadan önce, yaşadığı en garip olaylardan biri olarak bu olay hafızasında kalmış olduğunu biliyordu. Ardından bu mail devletin üst makamlarına ulaştırılmış ve devlet kendi içinde teyakkuza geçmişti diye hatırladı.

Aslında garip olaylar olmaya yıllar önce başlamıştı, önce sanayi inkılabı sonrasında bilgisayar çağı ve ardından makinelerin her şeye hakim olma çabası ve ardından da yapay zekanın her şeyi kontrol etmesi. Son yıllarda dünya da ve Türkiye de acayip şeyler olmuyor da değildi. Önce refah seviyesinin artırılması, bunun için insanların tüketim aracı olarak kullanılması  ile elinde avucunda ne varsa harcaması ardından insanın yapacağı işin makineler tarafından yapılması, sonrada tüm üretim ünitelerinin ve kontrolün makinelerin eline geçmesi ile sonuçta binlerce kişinin işsiz kalmasının ardından toplumun yaşadığı travmalar bilinen şeylerdi. Artık tüm yönetim makinelerin eline geçmiş ve neredeyse onların izni olmadan insanların hareket etmeleri bile imkansız hale gelmişti. Makinelerin ve yapay zekanın yükselişi sırasında bir grup insan ekonomik olarak yükselmişken halkın büyük bir grubu da çöküntünün kucağına itilmişlerdi de bunun kendileriyle hiç bir ilgisi yoktu. Başka ne olabilir diye düşünmeye devam etti, ancak aklına bir şey gelmiyordu bu olsa olsa bir yanlış anlama olabilirdi ve belki de kendisini götürmek isteyenler iyi niyetliydi ancak Erdem yanlış anlayarak aşırı tepki vermiş ve belki de kendisine eşlik ederek götürmek isteyen insanlara darp etmişti, sırf bu yüzden emniyet peşine düşmüş ve hiç yoktan başı derde girmiş olabilirdi.

İstanbul’da da makinelerin yükselişi 2019 dan sonra başlamış önce üretimde sonra bilgi işlemde makineler insanın yerini almıştı. Şehirdeki ulaşım sisteminden elektriğe, su sisteminden iletişime tüm alanlarda yapay zeka yani makineler neredeyse bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Geçen ay şehirde sebebi belirsiz bir şekilde su kesintisi yaşanmıştı. Bunun nasıl olduğuyla ilgili hiç bir bilgi yoktu çünkü ekranda her şey yolunda gözüküyordu ama musluklardan sular akmıyordu buna neyin  neden olduğunu bilen hiç kimse yoktu. Hiç sebepsiz yere su kesilmiş ve birkaç saat sonra da ekipler daha arıza nedenini ve nerede olduğunu bulamadan tekrar kendiliğinden geri gelmişti. Bu durum aklına 3 Nisan 2011 de Türkiye genelindeki elektrik kesintisini getirdi. Erdem o tarihteki elektrik kesintisi haberlerini araştırmış ve olayın hiçte doğal yollarla gerçekleşen bir şey olmadığı sonucuna varmıştı. Olayla ilgili Türkiye elektrik iletim AŞ’den yapılan açıklamada şöyle denmişti” bugün (3 Nisan 2011) saat 10.36 sularında elektrik nakil hatlarında yaşanan sorun nedeniyle birçok bölgede elektrik kesintisi meydana gelmiştir. Teknik inceleme başlatıldığını belirten yetkililer, sisteme en kısa sürede elektrik verilmesi için çalışıldığını kaydetti. Ülke yöneticilerinden gelen açıklamada ise;  Sorunun iletim hatlarından kaynaklı olabileceğine işaret edildiği ve “Terör saldırısı dahil her ihtimalin araştırıldığı” söylendi. Enerji bakanlığı yaptığı açıklamada; Saat 12.00 sularında ”Ankara’ya elektrik verilmeye başlandığı” ifade edildi.  Yine bakanlık saat 13.50 sularında yaptığı açıklamada; çalışmaların devam ettiğini dile getirdi ve ”Arızanın sebebi bilinmiyor ama ivedilikle tespit edilmesi lazım dendi. Saat 15.50 sularında bir açıklama daha yapan Bakanlık; şu ana kadar elektrik kesintisinin nedenine ilişkin bir tespit yapılamadığını, açıkladı.

Buna benzer bir durum 11 Mart 2019’da Venezuela’da yaşanmış ve Türkiye’de bir günde müdahale edilerek çözülebilen kesinti durumu orada bir haftadan fazla sürmüştü. Bu Erdem’in gözünde dünya çapında bir elin tüm sisteme müdahalelerinden biri olarak göründü ve aklına tekrar o mail geldi; ‘hiç kimse bize denk değil biz de hiç kimseye denk değiliz, unutma dört şeyi kaybeden her şeyi kaybeder bunları koruyan her şeyi korur ve hükmeder, onlar; Elektrik, İnternet, Su, ve Gıdadır, bizler, sizden bunları mutlaka alacağız ve sonunda size hükmedeceğiz’, acaba dedi bu el Türkiye’de neler yapabileceğini görmek için önce tüm ülkede elektriği ardından da İstanbul’da suyu belli bir süre kesip sonra tekrar çalışır hale mi getirmişti?

3. YAZILAN

Kesintinin sonucunda ülke çapında çok sayıda sorunlar oluşmuştu. Birçok insan yaşam alanlarında mahsur kalırken bazıları asansörlerde bazıları trafik ışıklarının çalışmaması nedeniyle yaşanan kazalarda zor anlar yaşamıştı. Elektrik kesintisinin nedenini öğrenmek isteyen vatandaşlar, Boğaziçi Elektrik Dağıtım ve İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım’ın internet sitelerine girmeye çalışmış ve sistemdeki yoğunluk nedeniyle bu kurumların İnternet siteleri ile Anadolu’da enerji sağlayan tüm kurumların iletişim sistemleri çökmüştü. Ayrıca büyük şehirlerde elektrik kesintisi nedeniyle Metro, Metrobüs, ve tramvay vb. seferleri yapılamamış bunun sonucunda milyonlarca insan işine gücüne gidememiş gidebilenler de geri dönememişlerdi. Hiç kimse modern çağın ve modernliğin oluşmasını sağlayan elektriğin neden kesildiğini ya da bu kesintiyle kimlerin neyi görmek istemiş olabileceğini anlamak oldukça zor bir şey halini almıştı. Kesinti neden olmuştu bilinmiyordu ama bilinen şey elektrik kesintisi tüm ülkede hayatı felç etmişti.

Bu olayların neden olduğunu anlamaya çalışan Erdem haberlere bakarak pek bir şey anlaşılamayacağını, işin başındaki yöneticilerin bile bu olayın sebebini tam olarak kavrayamadığını kesintinin iç yüzünü bir avuç insan dışında kimsenin bilemeyeceğini anladı. Bulunduğu konum itibarıyla ve daha da önemlisi yaşadığı olayın üzerine bu tür şeylerin yaşanabileceğini sabahı bekleyen hastanın tedirginliğinde bekliyordu.  Yaptığı tüm akıl yürütmeler ona yapay zekanın nelere kadir olabileceğini göstermesi açısından çok önemliydi. Erdemin yaşadığı şehirde son on yılda tüm merkezler bu yapay zekâ tarafından kontrol edilir hale gelmişti. Normalde insanların hatalarını ve insana dayalı aksamaları önleyen bu sistemin yazılımı iyi denetlenemez ise elde edilmesi düşünülen rahat sonuçtan çok daha fazlasıyla ıstıraba dönüşebilirdi. İyi de bunlar neden aklına gelmişti ve ayrıca bunlar niye burada olduğunu ya da neden kaçırılmak istendiğini açıklamaya yeterli miydi? Hayır.

Mail’de yazılı olan şey gerçekten de doğruydu, ‘günümüz dünyasında dört şeyi kontrol eden, tüm insanları kontrol ederdi ve gerçekten bunların birincisi elektriktir, ikincisi su, üçüncüsü gıda akışı ve güvenliği ile dördüncüsü de İnternet’ idi. Özellikle günümüzde toplumları yönetmek ya da kontrol etmek isteyenlerin yapacağı şeylerin başında bu dört şeyi kontrol etmek geliyordu. İşte bu yüzden olsa gerek ki dün durup dururken İstanbul’un suyunun kesilmesi hiç de hayra alamet olmasa gerek bir şey diye düşündürmüştü Erdem. Su idaresi personelinin yorucu ve yoğun tüm çalışmalarına ve çabalarına rağmen  İstanbul’daki su kesintisinin nedeni bir türlü anlaşılamamış olmasında da bu durum oldukça dikkat çekiciydi. İki gündür susuz kalan şehirde halk homurdanmaya başlamış ve su kesintisinin ne kadar süreceğinin ve sebebinin merakı medyanın gündemini oluşturmuştu. Bu süreçte Erdem’in çalıştığı kurumun ve belediyenin telefon, internet ve enformasyon noktalarının tamamı bilgi almak isteyen insanlarca sürekli aranmış ama hiç kimse tatmin edici bir cevaba ulaşamamıştı. Tüm gözler Elektronik gözlem grubuna çevrilmişti ve bu grup Erdemin başında olduğu ekipti ve gerek bakanlık gerekse belediye başkanı ‘kesintiye neyin yol açtığını soruyor’ ama herkes gibi onlar da hiçbir açıklama duyamıyordu. İstanbul 20 milyon nüfusu, 5 bin 900 km2 hizmet alanı, 9 milyonu aşan abone sayısı, 25 bin km aşan şebeke uzunluğu, günlük 3 milyar metre küplük su tüketimi, 150 su deposu ile bir çok Avrupa ülkesinden fazla su isale hattı ve  şebekeye sahip bir şehirdi. Yani arızanın nereden kaynaklandığını tespit o kadar da kolay olmuyordu. Elektronik arıza uyarı sistemi nasıl olduysa çalışmıyor ve arızanın nerede olduğuyla ilgili bilgi vermiyor halktan da bu kadar büyük arızaya sebep su patlaması ihbarı gelmiyordu. Bu pekte alışık olunan bir durum değildi. Arıza kontrol ekibi de kesintinin ikinci günü olmasına ve tüm kontrolleri yapmasına rağmen herhangi bir noktada arızaya dair bir işaret ve hatta sistemde herhangi bir  arıza emaresi de bulamamıştı. Sanki bir el su dağıtım ve isale hatlarını kapatmış ve su akışını engelleyip halkın su ihtiyacının karşılanmasını engellemişti ama olayın sebebinin ne olduğuna dair herhangi bir bilgi alınmasına da izin vermemekteydi. Şehrin tamamında kesintiye yol açacak ne isale hatlarında ne de depolama alanlarında herhangi bir sorun görünmüyor ama her nasılsa şehre yine de su verilemiyordu.

Tamir ekipleri önce barajların ve suların depolandığı havuzların bulunduğu bölgeleri ve merkezleri kontrol ettiler. Bu bölgelerde herhangi bir sorun ya da sorun emaresi görülmüyordu. Başka bir grup da mekanikteki aksamaları arıyor varsa arızanın nedenini anlamaya çalışıyordu. Erdemin başında bulunduğu grup ise internet üzerinden ve ellerindeki araçlarla elektriğe ya da elektronik yapıya dayalı arıza olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Öğleden sonra tüm ekiplerin yöneticileri toplantı merkezinde kendi buldukları arıza sebeplerini değerlendirmeye çalıştılar ama görünürde herhangi bir sebep masaya koyamadılar. Sistemde ne mekanik ne elektronikte ne de su azalmasına bağlı bir sorun görünmüyordu. Tüm ekip İstanbul AFAD merkezinde toplantıdayken sistem ilk kez bulundukları yerden 30 km uzaklıktaki bir noktada komutlara uymayan bir uyarı vermeye başladı. Hemen arazideki ekipler oraya yönlendirildi, arıza giderilmeye çalışılacaktı, ekip hemen o noktaya intikal etmek istedi ancak İstanbul trafiği epey uzun bir süre onları engelledi ancak zaman kaybetseler de hedeflerine ulaşmayı başardılar. Bir müddet incelemenin ardından ne mekanik ne de elektronik olarak bir arızaya rastlayamadılar. Sistemin genel taramasını yaparlarken arıza gösterilen aslında iki gün önce ilk arıza işaretinin verildiği yerdi yani ilk başladıkları yere geri dönmüşlerdi. Bu işte bir iş var dedi Erdem bu işi çözmeleri gerekiyordu aksi halde çok yönlü ciddi bir sorunları olurdu. Merkeze ulaşmalarına az bir yol kalmıştı ki sistemin arızayı başka bir yerden gösterdiğine dair bilgi geldi. Makinelerin ve sistemin merkezi bir yerden yönetildiğini bilmese birinin kendileriyle dalga geçtiğini düşünebilirdi. Neyse ekiple birlikte arıza gösteren merkeze doğru yola çıkıldı, ulaştıklarında yine tüm incelemelerine rağmen yeni bir şey bulamadılar. O sırada Erdemin telefonu çaldı arayan merkezdeki arkadaşı sistemin çıldırdığını ve tüm noktalardan aynı anda arıza ışıkları ve uyarıları vermeye başladığını söyledi.  Kontrol merkezi kafayı yemiş gibiydi tüm pano kızarmış durumdaydı. Erdem ne oluyor diye ekibi toplayıp istişare yapmaya karar verdi. Herkese watsap üzerinden mesaj attı ve saat 15.30 da herkesin toplantı odasında olmasını istedi. Saat geldiğinde tüm çalışanlar tam kadro olarak oradaydılar.

Ekip bunlar ile uğraşırken Erdemin mail adresine Tayvan’dan bir elektronik posta geldi mail’i açtıklarında; ‘hiç kimse bize denk değil biz de hiç kimseye denk değiliz, unutma dört şeyi kaybeden her şeyi kaybeder bunları koruyan her şeyi korur ve hükmeder, bunlar; Elektrik, İnternet, Su ve Gıdadır, biz sizden bunları mutlaka alacağız ve sonunda size hükmedeceğiz’ yazılıydı.  Bu ne anlama geliyordu tüm ekip kafa yoruyor ama bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Erdem sürekli tekrar ediyordu; ‘hiç kimse bize denk değil biz de hiç kimseye denk değiliz, unutma dört şeyi kaybeden her şeyi kaybeder bunları koruyan her şeyi korur ve hükmeder, bunlar; Elektrik, İnternet, Su ve Gıdadır, biz sizden bunları mutlaka alacağız ve sonunda size hükmedeceğiz’ ifadesi bu elektrik kesintisinin maksadı dünya çapındaki enerjiyi kontrol etmek miydi yoksa. Ayrıca bir de şu gıda sektörü vardı ve o da bu sektörü yönetenler yalan yanlış haberlerle üretilen ve aldatıcı reklamlarla insanlar için elzem gıda maddesi olarak sunulan işlenmiş ve binlerce katkı maddesi kullanılmış gıdalar insanların sağlığına değil yüz milyarlaca dolarlık piyasası olan gıda sektörünün işine yarıyordu. Olan bu durumda  gıdalarla insanlar sağlığını kaybederken gıda sektöründekilerin kasaları doluyordu. Yüksek oranda zararlı yağlar, şeker, tuz vb. katkı maddeleri ihtiva eden işlenmiş yiyecekler ve içecekler sahte gıdalara dönüşmüş ve insanlar doğru dürüst beslemez olmuştu. Gıdaların raf ömrünü uzatmak için katılan kimyasallar ve düşük besin değerleri, tüketenlerdeki toksinleri arttırırken hastalıkları da tetiklemekteydi. Oysa topraktan sofraya kadar gelen gıdaların artık yeteri kadar besin ve mineral değerleri bulunmadığını, aksine daha çok zararlı maddeler bulundurduğunu bile bile alternatif yollar gittikçe azaltıldığı için insanlar istemeyerek de olsa onları tüketmek zorunda kalıyordu . Peki, ‘gıda ile ilgili bu durumu topluma nasıl kabullendiriyorlar’ diye düşündü. Tabi ki reklam ve sosyal medya kanallarıyla halka inandırıyorlar diye cevapladı kendi kendine. Ha! bu arada son 10 yıldır toplumun başında sosyal medya denilen bir bela da yer alıyordu. ‘Sosyal ağlarla yönetilen dünyaya hazır mıyız’ diye sordu kendine. Bu ağlar o kadar etkiliydi ki konuşulanlardan daha fazla konuşulmayan bir gerçeklik içerisinde sosyal ağları yöneten algoritmalar siyaseti ve belki de gelecekte tüm halkın bilinç düzeyini ortadan kaldıracak hale gelmeye çalışıyordu. Günümüzde, İnternet arama motorlarındaki, aradıklarımızdan öğrenilen şeyler belli bir süre sonra bize sistemin önerisi olarak gelmekte ve neyi sevdiğimizi öğrenen sistem bizimle aynı görüşteki siyasi ve sosyal şeyleri topluma göstermeye çalışmakta ve Algoritmalar, ağların oluşturduğu etkilerin hiçbir ücret ödenmeden yayılmasını sağlıyor ve muhatabın kontrolü yoksa ve sunulan şey muhatabı tarafından doğrulanmış olsada olmasada, karar vericilerin fikirlerini etkileyerek onlara mal satmakta ya da politik anlamda kamuoyunu şekillendirmekteydiler.

Anlaşılan tüm sistemi yöneten bu teknolojiyi ve algoritmayı anlamak, onun amacını bilerek tedbirler almak çok önemliydi. Çok karmaşıkmış gibi görünen bu sistemi aslında çok sayıda algoritmanın çalışma şeklini belirlemekte ve içine girilmedikçe karmaşık yapılı olurken sistemin kontrol paneline sahip iseniz aslında sistem oldukça basit bir hal almaktaydı. Yani sistemin iyi ya da kötü niyetli olması onu kurgulayanın iyi ya da kötü niyetli olmasına bağlıydı. Şu an dünyanın en yaygın sosyal ağı olan  Facebook’a Türkiye’den 51 milyon kullanıcısı yani her üç kişiden ikisinin üye olması gibi bir durum var ve kullanıcıların %64’ü erkek, %36’sı kadın. Aylık aktif kullanıcı sayısı dünya genelinde 2,23 milyar ve bu sayının %56’sı erkek, %44’ü ise kadındır. Bir çok kaynağa göre Facebook’un Popüler Haberler için geliştirdiği algoritmaların haberleri sakladığına dair iddialar ortaya atılmış ve taraflı tarafsız birçok kişi tarafından bu tartışılmış ancak hiçbir sonuca varılamamıştı.

Peki bu sosyal medya melaneti toplumun görülmez ağlarla birbirine bağlanmasını sağlayan duyuşsal ve duygusal yapıyı nasıl ve ne kadar etkiliyordu. Erdeme göre sosyal medyanın sorunu bireylerin sonsuz beğenilme duygusunun narsist bir asimetriye sahip olmasından kaynaklanıyordu sanki. Bilen ile bilmeyenin, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, enformasyon ile dezenformasyonun, tez ile antitezin hiç sentez yapılmadan sunuluyor olması ve bunlar arasındaki farkın belirsizleştiği sosyal medya ortamlarında, popüler kültürün ve trendlerin etkisiyle paylaşım rüzgârına kapılan herkes; kaynağı bilinmeyen bilgilere, videolara, ses kayıtlarına ve haberlere, muhakeme etmeden ve hatta edecek bilgiye sahip bile olamadan, ama tüm konularla ilgili bir fikre sahip olarak,  yalana inanıyor ya da doğruya galiz düşman oluyor ve kendi fikrine göre doğru ve faydalı olan şey genel toplum menfaatine aykırı bile olsa onları düşünmeden paylaşıyorlardı. Böylecede var olan bilgi kirliliğinin yayılmasına hizmet etmiş oluyorlardı. Bu sebeple, ‘yalan haber, kendisiyle mücadele edebilme imkanının pekte olmadığı bir hal alıyor ancak kendisiyle mücadele edilmesi gereken ciddi bir sorun haline geliyordu’.

Özellikle son dönemde nefret söyleminin ve salt kendisini olumlamaya dayalı gerçek üstü düşüncesinin yükselişini bu yeni kavramsal çerçevelerle ilişkili düşünüldüğünde, sosyal medyanın yalan haberler karşısındaki performansına odaklanmanın önemi daha belirgin hale gelmekteydi. Günümüzde rakipsiz bir küresel güce dönüşmüş olan Facebook, Twitter, İnstagram’ın konumu bu bakımdan bilhassa kritikti. Bu konuda kafa yoran birçok düşünürün belirttiği gibi daha önceki medya teknolojilerinden çok farklı bir yapıya sahip olan bu sosyal medya platformlarında içerik, ciddi bir üçüncü seviye filtreleme ya da doğrulama yapılmadan, editoryal süreçten geçmeden kullanıcılar arasında yayılabilmekteydi. Dünya da buna örnek olan bir çok haberlerden birisi Donald Trump’ın başkan seçilmesinden aylar önce Facebook, seçmen kanaatini maniple etmeye dönük yalan ya da hileli haberlerin kendi platformlarında serbestçe yayılması konusunda herhangi bir girişimde bulunmadığı için ciddi ciddi eleştirilmesi olmuştu. Erdem buna benzer olaylar ile ilgili Türkiye’de de hafızasını kontrol ettiğinde bir çırpıda, karşılaştığı onlarca, yalan olduğu daha sonra kesinleşen, haberi hatırladı. Bunlardan biri 2018 yılında, TRT’de yayınlanan “Bir Fikrin Mi Var” isimli yarışma programında yarışan “Organik Hoşaf” isimli projenin sosyal medyada tartışmalara yol açtığıydı. Yarışmada “Organik Hoşaf” projesinin “Alzheimer Çipi” projesini geride bırakarak birinci olduğu iddia edilmişti, ancak, “Bir Fikrin Mi Var” isimli yarışma programında, “Organik Hoşaf” projesinin kazandığı iddiası doğru değildi. Yarışmayı “Hız Ayarlı Yol Kasisi” projesini hazırlayan Adnan ve Uğur Kal kardeşler kazanmıştı. Yine bir sosyal medya yalanı da ABD’den, Sosyal medyada dolaşıma giren bir fotoğrafta, ABD’de uzun yıllardır yayınlanan The Simpsons adlı çizgi filmin 14 yıl önce, ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, küreye dokunduğu sahneyi tahmin ettiği iddiasıydı. Fakat bu sahne yapılan ziyaretin ardından The Simpsons çizgi filminde yerini almıştı ve olayın gerçekleşmesinden sonra yayımlanması onu yalan haber yapıyordu. Yani göz göre göre toplumlar bu yalan haberle kandırılmıştı.

Erdemin hatırladığı bir başka olay ise 2017 yılında Reuters Enstitüsü’nün yayınladığı Dijital Haber Raporu  (Digital News Report 2017) için Türkiye’de yaptığı anket’te katılımcılara geçtiğimiz hafta haber kaynağı olarak ne kullandıkları sorusuna verdikleri cevaplardır. Bu soruya verilen cevaplar halkın güvendiği kaynakların sıralamasında online kaynaklar yüzde 89, ulusal ya da bölgesel televizyonların yüzde 77, sosyal medya platformları yüzde 67 olarak sıralanmıştır. “Bunlar içerisinde ana haber kaynağınız nedir?” sorusuna ise katılımcıların yüzde 47’si televizyon cevabını vermiştir. Rapordan anlaşıldığına göre son yıllarda ana haber kaynağının değişmekte olduğunu, geleneksel medyaya güvenin düşüş eğiliminde olduğunu, sosyal medya ve online haber kanallarının belirgin bir yükseliş sağladığı görülmektedir. Raporda gençler için ana haber kaynağının sosyal medyayı da içeren online siteler olduğu belirtilmekte, Facebook ve Twitter üzerinden haber tüketiminin bir önceki yıla oranla 2017 yılında düşüş gösterdiği, haber paylaşmanın bir yolu olarak WhatsApp uygulamasının yüzde 17’den yüzde 25’e sekiz puanlık bir artış sağladığı vurgulanmaktadır. Erdem bu haberleri düşündüğünde kendisine gelen mailin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu. Önce enerji ağlarına,  ardından su sistemine yapılan, ardından da gıda sektörüne yapılanlar ve en sonunda da internet hakimiyeti ve merkezi yönetime olan güvensizliğin artmasını sağlanmaya çalışmanın arkasında yatan sebebin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

 

4. YAZILAN

Erdem bunları düşünürken toplantı bitmiş ve çalışma arkadaşları işlerinin başına dönmek için toplantı salonundan ayrılmışlardı. Herkes odadan çıkalı henüz bir kaç dakika olmuştu ki genel kontrol odasının kapısının açılmadığının haberi ortak WhatsApp grubuna yazıldı. Başta Erdem olmak üzere tüm arkadaşları bunun bir şaka olabileceğini zira ekip üyelerinde tüm odaları açan akredite kartlarının yanlarında, retina tarama sistemlerinin, boy ve kilo endekslerinin ölçen cihazların, yine ses tanıma sisteminin kapıya yaklaşıldığında otomatik olarak devreye girdiğini ve bunun kontrolünün kendi ekibinde olduğunu biliyordu. Kapıların açılmaması söylemi olsa olsa bir şaka olabilirdi. Ancak bir dakika içinde tüm ekip üyelerinden aynı mesaj gelince bunun şaka olmadığını ve hatta çok ciddi bir sorun olma ihtimalinin varlığını anlamakta gecikmediler.

Henüz salondan ayrılmamış ve haberi burada alan Erdem kanının çekildiğini ve başından aşağı kaynar suyun boşandığını hissetti. Oturduğu yerden kalkarak arkadaşlarının olduğu yere doğru koşar adımlarla yürümeye başladı. Bir yandan da sistemin şifresinin nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyordu. Ekip başı olarak Erdem bir karar vermek zorundaydı ama ne yapabilirdi, zira sistem herhangi bir saldırıyı algıladığında kendisini kapatıyor ancak Erdem’in ekip üyelerini algıladığında ya da onların sisteme düzeltici müdahelesi olmaksızın kendiliğinden kapıyı açarak sisteme dış müdahale bitene kadar da kapıları kapalı tutuyordu. Peki nasıl olmuştu da bu kez ekip toplantı salonundayken kendini kapamış ve sanki ekip içerideymiş gibi davranarak onlara dahi kapısını açmaz olmuştu. İşte bu sorunun cevabını herkesten önce Erdem merak ediyordu.

Koşarak kapıya gelen ekip hemen kontrol merkezindeki sisteme müdahale etmek istediler böylece tüm sistemi kontrol edecek ve var olan sorunu gidermiş olacaklardı. Kontrol merkezine vardıklarında sistemi kontrol eden yapay zekanın onların içeriye girmelerine izin vermediğini gördüler. Ne kadar uğraşsalar da içeri giremiyorlardı zira sistem kontrol odasına girişte yer alan çelik alaşımlı cam kapıyı kilitlemişti. Bu kapı bir savaş anında dahi açılamasın diye çeşitli alaşımlar ile özel olarak dizayn edilmişti ve ancak uygulanan prosedürü bilenler tarafından sistemin istediği komut ve şartlar yerine getirildiğinde açılabiliyordu. Bu nasıl bir işti, içeri girmeleri gerekiyordu fakat bunu başaramıyorlardı böyle bir durumu amirlerine izah dahi edemezlerdi. Ne diyeceklerdi amirlerine, ‘efendim kontrol merkezinin giriş kapısı açılmamakta direniyor o yüzden şehrin sularını kontrol edemiyoruz’ bu durumda amirleri de olsun evladım canınız sağ olsun mu diyeceklerdi. Erdem ve ekibi böyle bir olumsuzluğu daha önce düşünmüşler ve sistemi ekibindeki birkaç kişinin bildiği ve birlikte  açabileceği manuel bir sistem eklemişlerdi. İşte bu acil giriş kapısının kodlarının saklı olduğu odaya Erdem ve üç arkadaşı girip ellerini kapının kumanda merkezine yerleştirdiğinde kapının açılmadığını ve sistemin saldır olduğuna dair sinyal vererek kendilerine direndiğini gördüler. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar ve akıllarına geleni savmak için ‘la havle’ çekiyorlardı. Düşündükleri şey, ya kumada merkezi kötü niyetli kişilerin eline geçmiş olmalı, ya da yapay zekanın algoritması değişmiş olmalıydı her ne ise bilinen bir gerçek vardı ki o da kontrol odasına ivedilikle girilmesi gerekliliğiydi. Erdem ve ekibi de ne yapıp edip kontrolü tekrar ele geçirmeli ve halkın su ihtiyacını kontrol eden sisteme hükmederek şehre suyu yeniden vermeliydiler. Merkeze nasıl girileceğine dair ekip ikiye bölünmüştü ve birinci bölüm yangın merdivenlerinden ikinci bölüm ise arıza helikopterini çağırarak çıkıp kumanda merkezinin üstünde yer alan ve uzun zamanlı nöbetlerde burada kalanların kısa süreli dinlenmek amacıyla kullandığı ve ekip üyelerinin, ‘cihannüma’ dedikleri teraslı odaya girmeyi planlıyorlardı. Bu oda başkaları tarafından pek bilinmiyor ancak ekip üyelerinin oldukça gözdesi olan bir yerdi. Eğer oraya bir şekilde girmeleri mümkün olur ise iç merdivenleri kullanarak komuta merkezine inilebilir ve kontrolü yeniden ele geçirilebilirdi. Bu fikirlerini Erdeme açtıklarında bu fikrin doğru olduğunu ancak helikopterin olamayacağını zira eğer olayın arkasında terörist bir el varsa buna izin vermeyeceğini ama yangın merdiveni fikrinin işe yarayabilir olabileceğini söyledi.

Ekip üyeleri yangın merdiveninden çatıya ulaştıklarında bu bölmenin çelikten kapılarının kapalı olduğunu Kumanda merkezine geçişi sağlayan teras kapısı kapatılmış ve açmak için zorlandığında insanlara elektrik şoku vererek çarpıyor ve kapının açılmasına izin vermiyordu. Bu herhangi bir ekip tarafından başarılabilecek bir durum değildi ancak Erdemin ekibinin de başına ilk gelen bir şeydi. Bu arada Erdemin gözü ortamdaki kameralara takıldı. Tüm kameralar aktif olarak yapılan hareketleri an be an kaydediyor ve özellikle hareketli kameralar onların yürüş yönüne göre dönerek hareket ediyorlardı. Muhtemelen kameralar ile yaptıkları  izleniyor ve onlar daha hamleye geçmeden önce sistem yapacakları şeyin önlemini alıyordu. Bu olaylar gerçekleşirken Erdem’in aklına bir hile geldi. Öncelikle ekibi üçe ayırdı ve kendisi dışındaki grupları kontrol odasının diğer giriş diğer kapılarına doğru yönlendirdi. Kontrol merkezinin bir ana iki de yan giriş kapısı vardı ve ekip bu kapılardan giriş yapmak için sistemi zorlayacak ve sistem onlarla uğraştırırken kendisi de düşündüğü hileyi gerçekleştirebilecekti böylece ekiplerden biri ana kapıdan ikisi yan kapılardan olmak üzere kontrol odasına girişe uğraşırken Erdem de merdivenlerden alt katlara doğru inmeye başladı. Kendisi yedi kat aşağıdaki enerji kontrol odasına inecek, oradaki elektrik panosuna ulaşıp bir şekilde başarabilirse şuan ki kumanda merkezindeki  ve tüm binadaki elektriği kesecekti. Üçe ayrılan ekip hızla görev alanlarına doğru giderken Erdem merdivenlerden aşağı doğru koşarak inmeye başladı ve zemin kata ulaştı. Merdivenlerin bitiminde elektrik panosunun giriş kapısı vardı ve o da elektronik kontrol sistemiyle korunuyor olup panoya doğrudan ulaşmasına imkan vermiyordu.

Kapıya yaklaştığında çalışan görevliye kendini tanıttı ve hemen kapıyı açmasını istedi. Binada genel müdür ardından en yetkili kişi Erdemdi ve bu emir hemen yerine getirilmeliydi. Öyle de oldu emri alan görevli hemen kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz oda girişinin sağ tarafında bulunan yangın söndürme tüpünü olduğu yerden çıkararak güzelce kavradı.  Erdem eline aldığı yangın söndürme cihazını görevlinin gözünün önünde fırlatarak panoyu parçaladı ancak elektrik kesilmedi. Yere düşen yangın söndürme tüpünü oradan alarak tekrar sigortalara doğru fırlattı bu arada kapıdaki görevli,’ne yapıyorsunuz Erdem bey, lütfen kendinize gelin’ diyerek ona müdahale etmek istediyse de tüp sigortaları es geçerek yere düştü. Elektriği kesmek istediğini zira kontrol merkezine ekibinin giremediğini anlattı ve görevlinin kendisine yardım etmesi gerektiğini söyledi.  Başarabilirse bu kesinti tüm ekibe en çok beş dakikalık bir süre kazandıracaktı. Zira beş dakika içinde binanın hemen yanında yer alan jeneratörler devreye girecek ve ardında sistem tekrar çalışmaya başlayacaktı. İşte bu süre kazanma eylemi ancak bu kadar zaman için geçerli idi. Erdem elektriği keser kesmez üç dakikalık sürede koşarak yedinci kattaki kontrol merkezine çıkması gerekliydi. Aksi durumda jeneratörler çalışarak elektrik üretecek ve ardından da yapay zeka tekrar devreye girecek böylece kapılar belki de bir daha hiç açılmamak üzere kapanacaktı. Elektrik kesintisiyle birlikte merdiven otomatlarının da kapanacak olması onun için merdivenlerde yol bulmak oldukça zorlayıcı olacaktı. Ancak Erdem buna çapında bir hazırlık ta  yapmıştı. Elektriği kesmeden önce yeraltı madenlerinde çalışanların önlerini görmek için taktıkları ışıklı kasklardan birini duvardan alarak kafasına takmış ve arkasından Allah ne verdiyse elindeki yangın söndürme tüpüyle elektrik panosuna vurmuştu.Vurulan darbenin şiddetiyle panoda yer alan kabloların birbirine vurması sonucu ortaya çıkan kısa devre ışığı ortalığı aydınlatmaya yetti ve böylece binanın elektriği kısa süreliğine de olsa kesilmiş oldu.

Erdem oyalanmadan hızla koşarak merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Birinci, ikinci, üçüncü katları nasıl geçtiği bile anlayamamış dört, beş ve altıncı katları yıldırım hızıyla geçip yedinci kata ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Kontrol merkezinin kapısına vardığında elektronik kapılar hala kapalıydı, Erdem, koşuya başlamadan önce çalıştırdığı kronometreye baktığında yedi katı üç dakikadan biraz fazla bir sürede  geçmişti. Bu bir dünya rekoru olmalı diye geçirdi içinden. Koşarken geçireceğini düşündüğü süreden biraz fazlasını kullanmıştı yani başta planladığından daha azdı kalan süre, yani kala kala iki dakikası kalmıştı ve bu sürede kapıyı açmak zorundaydı. Elleriyle kapıyı ileri doğru ittiğinde kapının kolayca açıldığını ve yaptığı planın işe yaradığını gördü. İçeri girdi ve doğrudan tüm sistemi kontrol eden bilgisayarın bulunduğu masanın başına geçti. Henüz koltuğa oturmuştu ki jeneratör devreye girdi ve elektrik makinaları tekrar çalıştırmaya başladı. Ancak ters giden bir şey vardı ana bilgisayar tüm uğraşlarına rağmen cevap vermiyor, çalışıyor ama komutları yerine getirmiyordu. Ne yapması gerektiğini sormak için bu konuların uzmanı olan Ömer’i aramak istedi. Cep telefonunu eline alıp numarayı çevirdiğinde kapsama alanı dışında olduğunu gösteren işaretle karşılaştı zaten ara tuşuna bastığında telefonda herhangi bir çağrı sesi de gelmiyordu.. Hay Allah’’ dedi bu günde ne kadar aksi şeyle karşılaştım. Neyse sabit telefonu kaldırıp numarayı çevirmek istedi ama o telefondan da çevir sesi gelmiyordu. Bir süre sonra diğer merkezlere giden ekipler geri dönmüşler ve Erdemin yanına gelmişlerdi. Onlar içinde aramaya çalıştığı ancak telefon edemediği Ömer de vardı şimdi hep birlikte  ortaya çıkan bu absürt durumu anlamaya çalışıyorlardı. Bulunduğu yerdeyken aklından bunları geçiren Erdem buradan çıkarak hızlı bir şekilde kontrol merkezine gitmesi gerektiğini düşündü ama nasıl? Acaba dedi beni kaçırmaya çalışanlar ekibine de bir şey yapmış olabilir miydi? Ya  onları da kaçırmışlarsa ve hiç biri kendisi kadar şanslı olamamışsa işte bunu düşünmek bile istemiyordu.

Erdem şimdi  iş yerine nasıl döneceğini planlamak zorundaydı ve özellikle son on yıldır yapay zekayı kontrol edenlerin en önemli buluşlarından biri sosyal kontrol ve sosyal puan sistemi devredeyken bunu nasıl yapacaktı. Bu birim hem sokaktan hem de uydudan hareket eden her şeyi takip edebiliyordu. Bu takip her yerde hareket eden en küçük şeyi bile algıladığı gibi onun ne ya da kim olduğunu anında tespit edebiliyordu. Bunun için de yalnızca yüz, ses ve beden konfigürasyonu değil yürüyüş ve koşu konfigürasyonunu da tespit edebiliyordu. Yani hareket eden bir varlığın beş dakika içinde ne olduğuna nereden gelip nereye gittiğine daha önce nerelerde bulunduğuna varıncaya kadar çıkarabiliyor hatta sistemde kayıtlı bir ceza ya da suç durumu olup olmadığını anında belirleyebiliyordu. Sosyal kontrol ve sosyal puan sistemi o kadar güçlüydü ki aynı anda milyonlarca insanı an be an takip ve kontrol edebiliyordu. Hatta bu sistemi uygulayanların kendilerini tanrı yerine koyduklarını, düşündüklerini duymuştu Erdem.

Erdem’in çalıştığı Su İdaresi Müdürlüğü bulunduğu yerden birkaç km uzaklıktaydı. Başına gelen bu olay olmadan birkaç dakika önce işten çıktığı için çok uzaklaşması mümkün olmamıştı. İş yerine dönmeliydi ancak öncelikli olarak bu sosyal kontrol ve sosyal puanlama sistemini nasıl atlatacağını düşünüyordu. Şimdi diye mırıldandı ‘kendi çaresizliğini düşünerek’ ne yapmalıyım ve nasıl bir yol bularak merkeze dönmeliyim dedi kendi kendine. İş yeriyle arasında fiziki bir engel yoktu ancak dışarı çıkıp elini kolunu sallayarak oraya varması da çok kolay değildi. ‘Eğer’ dedi içinden ‘beni götürmek isteyenler polis ise mobesa sistemi ile sosyal kontrol ve sosyal puan sisteminden anında beni tespit edebilirlerdi, yok eğer mail’i gönderen o çete ise işte o zaman çok daha kötü bir durumla karşı karşıya kalmış demekti zira adalet sistemi yani devlet en nihayetinde onu tutuklar ve yasal haklarını tanırdı ama örgütün amacı ve ne yapacağı kestirilemezdi belki de günün sonunda canından olabilirdi.

Aslında İstanbul eskiden böyle bir şehir değildi. Çocukluğunda sokaklarında özgürce gezebildiği ve kimsenin hesap sormadığı ya da kimsenin kimseyi gasp etmeye çalışmadığı çok güzel bir şehirdi. İlkbahar geldiğinde bahçelerinde erguvanların açtığı ve kokusunun sokaklara kadar yayıldığı gökdelenlerin sayısının elliyi bile geçmediği ve özellikle eski bahçeli evlerin camilerin ve minarelerin şehrin siluetine güzellik kattığı, boğazdan bakanların evlerin üzerinde evleri taşımaya çalıştığı bir manzaranın yer aldığı bir köprüleriyle ve ışıl ışıl yapısıyla muhteşem olduğu bir şehirdi. Evet o dönemlerde de suç örgütleri ve suçlular vardı ama en güçlü yardımcıları mermi takılı silahlarıydı şimdiki gibi tüm insanlığı değil karşısındaki en çok bir kaç kişiyi tehdit edebiliyorlardı.

Erdemin o sırada aklına olayın gerçekleştiği günde yaşadıkları bir başka olay geldi. Şehirde sular kesildiğinde halk sokaklara çıkmış ve susuzluğun sebebiyle ilgili sosyal medyada ve yapay zekanın halka manipülasyon için kurdukları sosyal medya da çıkan haberlerin doğruluğunu araştırmakla meşgul idiler. Özellikle YSM (Yapay Sosyal Medya) aynı anda 3 trilyon paylaşımını analiz edip halkın ruh MR’nı çekiyor ve onları kızdıracak ve yönetime karşı kışkırtarak düşman edecek haber ve yorumları piyasaya sunuyorlardı. Herkesin paylaşımlarına uygun ve halkı zıvanadan çıkaracak haberleri onların cep telefonu ekranlarına düşüyor ayrıca herhangi birinin kasıtlı yazdığı yalan haberi alarak sanki gerçekmiş gibi parlatarak sunuyor. Bu haber ve paylaşımları okuyan halkta hiç düşünmeden tepkisini yakıp yıkarak gösteriyor bir dakika düşünmek için bile zaman harcamıyordu.  Neredeyse tüm paylaşımlar makineler tarafından kurgulanıyor ve farklı belgelerdeki görüntüler kolajlanarak sanki gerçekmiş gibi manipülasyon amaçlı olarak sunuyordu. Bunları anlık tekzip yapsanız bile kimse umursamıyor ve herkes bile bile yalana inanmayı tercih ediyordu.

Erdem ile Ömer Alfa (ANA) bilgisayarın neden çalışmadığını ya da komutlara neden cevap vermediğini anlamaya ve bulmaya çalışırken ekip arkadaşlarını da onlara yardım etmekte ve herkes görevini yapmaktaydı. Bu arada ekipte sosyal medyadan sorumlusu olan arkadaşları da om alanda sörf yapmaktaydı. Bu arkadaşları ekibin şakacısı ve şüphecisi olduğundan arkadaşları  tarafından oldukça az ciddiye alınmakta idi ve sırf bu yüzden ona septik diye ad takmışlardı. Necmi bu su kesilmesi haberin birkaç yerde farklı şekillerde sunulduğunu fark etti ve arkadaşlarına dönerek bunu anlatmak istedi. Daha önceden de arkadaşları arasında kurduğu komploların fos ve asparagas çıkması nedeniyle kimse onu dikkate almıyor ve hatta onunla dalga geçiyorlardı. Necmi’nin bu ısrarlı tavrı daha öncekilere hiç benzemiyordu. Şüphe ettiğini söylediği şeyleri Erdem dahil herkesin görebileceği şekilde ortadaydı. Diğerleri de kendi hesaplarından sosyal ağlara girdiklerinde benzer manipülatif haberlerle karşılaştılar. Haberlerin en ilginçlerinden birisi biraz önce Erdem’in zemin katta elektrikleri kesmek için panoya vurduğu yangın söndürme tüpünün ve kısa devrenin görüntüleriydi. Bu görüntülerin üzerinde haber başlığı olarak seçilen cümle ise olayın aslını bilmeyen sıradan bir vatandaş için oldukça kışkırtıcıydı. Haberde; ‘Halkın susuzluğunu hiçe sayan belediye görevlisi su sistemine elektrik sağlayan paneli umarsızca patlattı’ yazıyordu. Bu başlığın altındaki görüntü yaklaşık bir saat önce panoyu patlatan Erdem’in gerçek görüntüsü idi. Erdem bu görüntülerin nasıl çekilmiş olabileceğini düşünürken aklına kameraların kendisini takip etmekte oldukları geldi. Evet kameralar görüntüleri kaydetmişti ancak bu görüntüleri sosyal medyaya kim servis etmişti. Kim olacak sisteme kim müdahale etmiş ise oydu bunu yapan ve bunun içinde şu an açmak için uğraştıkları ve açılmamakta ısrar eden bu ana bilgisayar çekip servis etmişti olabilirdi bu görüntüleri yeni sosyal medya ortamına.

5. YAZILAN

Bir müddet daha uğraştıktan sonra ekip merkez bilgisayarın çalışmayacağını anlayarak başka bir bilgisayarı devreye almaya karar verdiler. Bunu sesli bir şekilde tartışmaya başladıklarında hayret edilecek bir şekilde alfa bilgisayar tepki vermeye ve kendiliğinden faaliyet göstermeye başladı. Ne olmuştu da ekip eyleme geçmeye kalktığında bilgisayar kendiliğinden çalışmaya başlamıştı. Bu olay üzerine Erdem’in aklına Antonia Garcia Martinez geldi. Ne alakası var diye düşündü kendi kendine, zira bu kişi 2018 yılında Google nin üst düzey yönetiminde yer almışken istifa eden ve bir adada inzivaya çekilen biriydi. Okuduğu bu haberi dün gibi hatırlıyordu. Neydi haber BBC belgesel ekibinin ‘’Silikon Vadisi’nin Sırları’’ adlı çekimi yaptığı sırada Antonia Garcia Martinez’in açıklamasıydı ve gerçekten de kan dondurucuydu. Haberi hatırlamaya çalıştığında ilk etapta şunlar geldi aklına, Facebook’un eski üretim müdürlerinden birisi olan Antonia Garcia Martinez, Silikon Vadisi, Facebook’taki işinden istifa edip Kanada yakınlarında satın aldığı Orcas Adası’ndaki geniş arazisine taşındı ve inzivaya çekildiğini açıkladı. BBC ekibinin ‘’Silikon Vadisi’nin Sırları’’ belgeselinin çekimini yapan ekibe verdiği mülakatta Martinez: ‘’Çok kısa bir süre içinde dünyanın neye benzeyeceğini gördüm ve bu bana yetti. Gelecek 30 yıl içerisinde dünya nüfusunun yarısı işsiz kalacak ve işler çirkinleşecek, böylece insanlığın ürettiği medeniyet tamamen çökecek işte bu  yüzden ben de işimi gücümü bıraktım ve buradayım.’’ diyordu.

Haberin devamında ise şu alt başlık yer alıyordu,

Antonia Garcia Martinez’in aklında ne var?

Çoğu insanın hayal ettiği bir işe sahip olduğu düşünülen Antonia Garcia Martinez’e ne oldu da bir anda her şeyi terk edip bir ada satın aldı ve beklediği felakete yönelik hazırlık yapmaya başladı. Martinez, “İnanın ben gelecekten geliyorum. Daha yeni San Francisco adlı zaman makinesinden çıktım. Dünyanın gelecek 5–10 yıl içinde neye benzeyeceğini gördüm. Şu an size inanılmaz gibi gelen şeyler çok yakında gerçek olacak” diyor ve ileri teknolojiyi gördüğü ve bütün bunları geleceğe dair değerlendirdiğinde ona ürkütücü hatta yok edici gelmiş olabileceğini düşündürüyordu.

 Antonia Garcia Martinez röportajın devamında ise şunları söylemişti; “Siyaset ve teknoloji arasında ciddi bir yarış söz konusu. Şu anda teknoloji açık ara önde gidiyor. Teknolojik gelişmelerin sonucunda çok sayıda kişi işini kaybedecek. Bu durumun önüne geçip oluşacak sefaleti önleyecek sosyal politikalara dair ise hiçbir çalışma yok. ‘’Şu an sadece ABD’de 300 milyon silah var. Bu da neredeyse kişi başına bir silah düşüyor demek. Bu silahların büyük kısmı da ekonomik açıdan avantajlı konumlarını yitiren kişilerin elinde ve sonunun ne olacağını tahmin etmek zor değil. Yakın bir gelecekte yaşanacak sosyal patlamadan sonra insanlar paraya değil, 5.56 mm’lik mermilere değer verecek” diyordu.

  Bu röportajı okuduğunda akla zarar bulan Erdem ve fakat röportajda anlatılanların yaklaşık 12 yıl sonra gerçekleşmekte olduğunu hayret ile izliyor olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Peki bu oluşumun arkasındaki olay neydi sorusuna cevabı ise  Alon Musk’ın Starlink projesiydi dedi kendi kendine. Alon Musk’ın SpaceX şirketine, Starlink projesini 2015’te hayata geçirmiş ve 2017’de ABD hükumetinden gerekli izinleri almıştı. Alon Musk’ın amacı, dünya yörüngesine toplam 4,500 e yakın uydu fırlatarak küresel internet ağı kurmak ve oluşacak 5G ve 6G teknolojileri ile dünyaya hükmetmekti. Bu amacı için önce uyduları fırlattı sonra da 5G ve 6G teknolojilerini dünyaya kabul ettirebilmekti. Yine Erdemin o dönemden hatırladığı bir yazı siyaset ile teknolojinin ve hatta ahlaklı bilim insanlarının 5G ve &G teknolojilerine ne kadar karşı olduğunuda göstermesi bakımından önemliydi.

Erdem bilgisayarı çalıştırdıktan hemen sonra 17 Aralık, 2019 tarihli Martin Pall’ın yazdığı makaleyi aramış ve onu yeni baştan okumuştu. Makale aynen şöyleydi; Washington Devlet Üniversitesi Biyokimya ve Temel Tıp Bilimleri Profesörü Martin L. Pall, 17 Aralık, 2019’da, yani dünyanın henüz koronavirüs salgınından haberi yokken, elektromanyetik dalgaların insan vücuduna etkisi üzerinde bilimsel bir makale yayınladı. Martin Pall, 5 G teknolojisinde kullanılan elektromanyetik dalgaların frekansı artırıldığında bunun erkekte üreme yeteneğini, kadında doğurganlığı düşüreceğini, nörolojik ve nöropsikiyatrik etkiler oluşacağını, “programlanmış hücre ölümü” gerçekleşebileceğini, kalp ritminin bozulacağını, serbest radikal hasarı ve ağır kanser vakıalarına sebep olacağını belirtiyor.

Pall, 5G’nin saniyede çok miktarda bilgi taşımak için çok yüksek darbeli olacak şekilde tasarlandığını çünkü bilgiyi taşıyanın titreşimler olduğunu, konu ile ilgili telekomünikasyon endüstrisi tarafından hazırlanan güvenlik kılavuzlarında sahtekârlık yapıldığını, çünkü bunların biyolojik etkilerden hiç bahsetmediğini ifade ediyor.

Pall, 5G için kullanılan elektrik dalgalarının binalara iyi nüfuz etmediğini, bu sebeple milyonlarca 5G anteninin evlere, okullara, kiliselere, işletmelere yakın bir yerlere kurulmakta olduğunu, bu dalgalardan kaçmanın imkânsız hale geleceğini, bu dalgaların insan beyninin işlevini ve EEG aktivitesini etkilediğini, hayvanlarda da birçok iç organın işleyişini bozduğunu yazıyor.

Pall, ‘En kötü altı kâbusum’ başlığı altında, şu uyarıları yapıyor:

1-Hızlı ve geri döndürülemez bir çarpışma olursa, insan üremesi sıfıra yakın dereceye kadar düşebilir.

2-Kollektif beyin fonksiyonlarımız çökebilir.

3-Çok erken bir şekilde Alzheimer ve demanslar başlar.

4-Küresel çapta otizm ve hiperaktivite yaygınlaşır.

5. İnsan gen havuzunda büyük bir bozulma meydana gelir.

6. Bütün yaş aralıklarında ani kalp ölümleri gerçekleşir.

Pall şu bilgileri de veriyor:

“İngiltere’de bir ambulans hizmeti tanıtılırken, ambulanslarla hizmet verdikleri hastaneler arasında 5G iletişimi kullanılacağı gururla duyuruldu. İlk ambulans, İngiltere’nin West Midlands bölgesinde Coventry’de faaliyete geçti. Ambulans personelinin üçü, 11 gün içinde intihar etti!

Hollanda’nın Kuzey Frizya bölgesindeki sığırlarda iki defa büyük panik oluşumu meydana geldi.

Almanya’da, sığır ve koyunlarda tuhaf, agresif davranışlar kaydedildi.

Rotterdam yakınlarındaki bir parkta 5G testinin yapıldığı üç gün boyunca, yüzlerce kuş aniden öldü.

Hem Almanya’da hem de Fransa’da, anormal el ve parmak yapısı hatta eksik eller veya eksik kollar gibi anormal uzuv gelişimini içeren bir dizi olağandışı insan doğum kusuru var.

Bunların her biri için 5G radyasyon etkisini araştırmak gerekir. Rus araştırmacıların beyaz fareler üzerindeki araştırması, ani kuş ölümlerinin, 5G dalgalarına maruz kalmaktan ve ani kalp durmasından kaynaklandığını gösteriyor.

Gökyüzünden düşerek ölen ikinci bir büyük kuş salgını, geçen Ekim ayında Coventry’de 5G’ye bağlı ambulansların kullanıma açılmasından kısa bir süre sonra meydana geldi. 5G antenleri açıldıktan sonra kuşların Coventry hastanesinin yakınlarına düştüğüne dair raporlar vardır.

Böcekler 5G EMF’lerden büyük ölçüde etkilenecektir. 5G, muhtemelen büyük yangınlara neden olacaktır. Elektromanyetik dalgalar, hücre içi kalsiyum seviyelerinde büyük artışlar üreterek bitkileri etkiler. Bu da bitkilerin hafif bir benzin spreyi püskürtülmüş gibi yanmasını sağlayabilir.

Dünyanın en eski 5G dağıtımlarından bazılarının gerçekleştiği Güney Kore’nin doğu kıyısındaki beş şehir, 5G sistemlerini açmıştı 3 Nisan 2019. 1 Nisan gününden sonra aynı şehirlerde benzeri görülmemiş beş yangın meydana geldi.”
Bu makale yayınlandığında, Avustralya’daki büyük yangın devam ediyordu, Trabzon’da 50 farklı noktada ve aynı anda yangınlar çıkmamıştı…

Alon musk’ın bunu tasarladığı dönemde dünya yörüngesinde bulunan uydu sayısı 1,500 bile değildi. Ayrıca o dönemde uzayda çöp haline gelen ve uzay çöplüğü olarak bilinen bölgelerde boş boş gezinen uyduların sayısı ise tam 2,600 dü. Bu kadar büyük bir karmaşanın içinde dünyanın roket yakıtını harcayarak bir uydu ağı kurmak haliyle herkesin kalkışabileceği bir proje değildi ve Alon Musk bunu yaparak dünya tarihine geçmek ve dünya yönetimini siyasetçilerin elinden almak istediği kesindi. 22 Şubat 2018 tarihinde gerçekleştirilen ilk fırlatmada, Tintin A ve Tintin B olarak adlandırılan ilk iki Starlink uydusu California, Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü’nden yörüngeye fırlatılmış ve başarıyla göreve alınmıştı.

Starlink, dünyanın dört bir yanında internet erişimi sağlamayı amaçlayan bir projeydi ve 2017 yılında başlayarak 2024e kadar olan dönemde uyduların çoğu fırlatılmış ve yörüngesine yerleştirilmişti. Bu tarihin sonrasında insanlara Amazon ormanlarında, Büyük okyanusta veya Sahra Çölü’nde gönül rahatlığıyla kaybolabilirsiniz eğer bataryası dolu akıllı telefonunuz var ise artık kaybolma ya da bulunamamanız mümkün değil diyerek onlardan destekler alınmıştı.

Starlink projesi hayata geçirildikten sonra dünyadaki internet hizmeti sağlayıcılarının o günlerde var olan 600 milisaniyeye ulaşan gecikme süresini 25 milisaniyeye indirmeyi başarmış ve bu teknolojiye sahip olan bölgeler dışındaki alanların verilerini kontrol etmeye başlamıştı. Şöyle ki Starlink Projesi kapsamında kalmayan bölgelerden birinde internet üzerindeki bir veri aktarmaya kalkıldığında satrlink üzerinden yapılan müdahele onun tam 24 katı daha huzlıydı ve bununla aleyhinize düzenlenen bir bilgiyi yakalayıp istediğiniz bir şekilde düzelterek hedefe vardırmanız mümkündü.

1990’larda teknolojilerin bilinen ivmeleri hakkında deneysel veriler toplayıp bu verilerle matematik modellemeleri geliştirmeye ve bütün paradigma değişimlerini, üstel artan bilimsel hızı bu modellemelere dayandırıyor ve elde ettiği verileri dipnotlarla paylaşıyorlardı. İnsan kendi kaynak koduna ulaşıp biyolojik temellerimizi salt bilgiye çevirerek evrenden çıkardığımız bilgiyle birleştirecek ve tekilliğe doğru adım adım ilerledik. Bunun ardından yapay zekanın satranç ustalarını yenmesiyle başladı çok şey. Artık makinelerin insanın sahip olduğu biyolojik niteliklerin temel özelliklerinin çok üzerinde bir yere sahip oldu.

 

6. YAZILAN

Erdem bulunduğu kulübede tüm bunları düşünüyor bir yandan da buradan çıkarak nasıl olur da güvenli bir yere giderim diye aklından geçiriyordu. Aklına iletişim araçlarını kullanarak arkadaşlarına ulaşabilmek imkânı geldi ancak bu da çok mümkün gözükmüyordu zira tüm iletişim cihazlarını kontrol eden makinelerin blockchen sistemi onun görüntüsünü bir saniyenin sadece 1/25 i sürede dünyadaki internete bağlı tüm sistemlere iletebilen bir yapıya sahipti ve dünyanın yerleşime açık her noktasını an b ean mikro milimetre esasıyla tarıyordu. Taranan bu noktalardaki bilgiler hemen kontrol merkezlerine ulaştırılıyor ve sistemin suçlu olarak tanımladığı kişiler ana ekranda yine saniyenin 1/25 i kadar kısa sürede tespit edilerek en yakın toplumsal düzen ve kontrol merkezlerine gönderiliyordu. Buradan çıkan kolluk kuvvetleri söylenilen konuma en geç üç dakika içinde intikal ediyor ve suçlu olarak tanımlanan kişiyi derdest edip yapay zekanın hükmettiği hakimin önüne çıkarılıyor ve bir saatten kısa süren zaman diliminde yargılanma ve karar veriliyordu.

Erdem’in bu kulübeden mutlaka çıkması gerekiyordu bunun birçok nedeni vardı ancak bunlardan en önemlisi karnının zil çalıyor olmasıydı. Ayrıca burada ilelebet saklanamazdı hem kendini kaçırmak isteyenlerin onu bulması belki de an meselesi olabilirdi, eğer kaçırılmaya çalışılmasına yol açan şey işiyle alakalıysa, bir an önce güvenli bir yere geçip iş yerine uzaktan erişim sayesinde ya da bir şekilde ulaşabilmeli ve belki de kendisi gibi kaçırılma ya da belki de öldürülme tehlikesi olan arkadaşlarına haber vermeliydi.

Oturduğu yerden ayağa kalkarak kapıya doğru yöneldi ve kapıyı hafif bir müdahale ile araladı. Açılan boşluktan kafasını uzatarak dışarıda kimsenin olup olmadığını anlamaya çalıştı. Kimsenin olmadığını anlayınca etrafa bir göz gezdirdi ve çıkış kapısına o kadar da uzak olmadığını gördü. Kapıyı tekrar yerine koyarak kendini şöyle bir tarttı hiçbir ağrı ve sızı hissetmiyordu ve açlık dışında da herhangi bir soruna sahip değilmiş gibiydi. Üstünü başını kontrol ettiğinde gördü ki herhangi bir problem yoktu ancak tek sorun dün gece yaşadıklarının devamının olup olmayacağıydı.

Ne olursa olsun buradan çıkması gerektiğini düşünerek kapıya tekrar yöneldi ve bu kez artık geri dönmeden kapıyı açtı etrafına bakında ve hızlıca avlunun kapısına doğru koşmaya başladı. Herhangi bir ses ya da müdahaleye uğramadan dış kapıya ulaştı ve geldiği gecedeki gibi sessizce dışarıya çıkmayı başardı. Yolda sağa sola bakınıp hiçbir kimsenin olmadığını gördüğünde hızla dün gece kaçarken buraya geldiği yöne doğru önce yürümeye ardından da koşmaya başladı. Kendisini kimsenin takip etmediğini gördüğünde tekrar hızını azaltarak tekrar yürümeye başladı. Ayrıca koşarak kimsenin dikkatini de çekmek de istemiyordu. Yürüyor ama bir yandan da içindeki tedirginliğinin ve kaygının etkisiyle kendi kendine terliyordu. Herhangi bir saldırı gelirse ölümüne direnmek yönünde.

Bu arada içinde ne yapacağına acilen karar verebilmek isteyen duygusundan da korkuyordu zira vereceği herhangi bir kararın yanlış olmasının başına çok büyük belalar açabileceğinden de korkuyordu. Hem yürüyüp hem de bunları düşünürken ayağının altından bir metal sesi geldi. Tam köşe başında belediyenin yapmış olduğu kanalizasyonun  rögar kapağının üzerinde olduğunu fark etti. Aklına kapağı kaldırıp tünellerin içine girmek geldi zira bildiği kadarıyla sosyal kontrol sistemi onun hareket ettiği andan itibaren analiz etmeye başlamış olup, sistemin onu deşifre etmesi an meselesi olmalıydı.

Hemen düşündüğünü yaparak rögar kapağını kaldırdı, içeri girmek istedi ama orası hem karanlık hem de içeriden ilk gelen havayı soluduğunda çok kötü bir koku hissetti ama yapacak bir şey yoktu mecburen o delikten içeri girmek zorundaydı. Aklına 2019 ve 2022 yılları arasında yaşanan ve kaynağı dijital teknolojinin herkesi kontrol edebilmesine imkan verecek olan cip takmak amacıyla çıkarılan planlı virüs kökenli salgın ve saldırılar geldi. O tarihten önce birbirleriyle sıkı fıkı olan insanlar o tarihlerden sonra sosyal mesafe diye bir şeyi öğrenmişti. Zaten bunu öğrenemeyenler virüsleri birbirlerine bulaştırmış ve o dönemde ciddi ölümler gerçekleşmişti. Aslında o dönemden önce insanlar arasında var olan mesafesiz ilişki o tarihten sonra bir daha yaşanamayacak şekilde bozulmuştu.

O dönemki virüsün adı Covid-19 virüsü ya da halk arasında daha sık kullanılan adı ile corana virüs konusuna, bu salgının vahametini ve ölümcüllüğü yüksekti. Yine o dönemde salgın ve beraberinde getirdiği ölüm korkusunun var ettiği travma kuşkusuz, tarihin her döneminde ve her salgında olduğu gibi, insanları algı yönetimine açıp, herkesin her türlü söylentiye inanıp salgının arkasında da bir komplolar aradığı bir dönemdi.

Bu salgın ve arkasından gelen ikinci ve üçüncü dalga sayesinde o dönem dünya nüfusunun %15 i hayata veda etmek zorunda kalmıştı. Bunun sebepleri arasında global kapitalizmin modernlik ve ilerleme söylemi ve bunun yarattığı aşırı özgüven ve körlük, insanı doğadan ve kendi doğasından uzaklaştıran bir yaşamı da beraberinde getirmişti. Aynı dönemde insanın yeni elde ettiği teknolojik oyuncaklarına güveni, her zaman düşünmeyi ötelediği bir ölüm dışında kendini doğanın ve evrenin efendisi olarak görmesine yol açmıştı. Erdemin hatırladığı kadarıyla o zaman bu virüsün bir laboratuvarda üretildiği ve bunu yapanın da dünyanın o dönem en zenginleri arasında olan ve bilgisayar taban programları ve sistemleri üreticisi biri tarafından çıkarıldığı iddiaları da ayyuka çıkmış ve hatta ABD Başkanı başdanışmanının bile iddiası bu yönde olmuştu.

O dönem sözüm ona modern insanı ölüm korkusuyla eve hapsedilmiş ve her zaman baş başa kalmak istediği teknolojik oyuncakları ile yalnız kalmıştı. Dışarıya çıkamamanın getirdiği birçok gereksizlikle yalnız kalan insan,  gereksiz kıyafetlerin ve fazla eşyanın çare olmadığını görmüş; temizlik ve hijyenle bir kere daha tanışmıştı. Öte yandan insan plazaların ve AVM’lerin bir ‘yaşam alanı’ olmadığını anlamış ve günün sonunda kendi evine çekilmeyi zor da olsa kabullenmişti.

Erdem bunları düşünürken bir yandan da az önce girdiği kanalizasyonun içinde gece geldiği istikametinde yol almaya devam ediyordu ama nereye gittiğini bilmeden. İstanbul’da toplam yirmi bin km uzunluğunda kanalizasyon ağı vardı ve onun girdiği yer ile gidebileceği yer arasında binlerce yön ve km yol bulunmaktaydı. İçinde bulunduğu durumdan çıkmak için buraya girmişti ama buradan nereden ve nasıl çıkacağıyla ilgili hiçbir fikri yoktu. İçinde bulunduğu kanal bir insanın dik olarak yürümesine çokta imkan vermiyordu. Her şeye rağmen Erdem yürüme temposunu artırmanın çabasında olmaya çalışıyordu. Bunu başlıca nedeni bu dönem insana özgür bir alan bırakmayan dijital yapıydı. Biliyordu ki kanala girmiş olması onu sadece insanların çıplak gözle görmesini engelleyen bir şeydi, buna karşılık uydu sistemi yerin belli bir derinliğine kadar olan tüm hareketleri algılayabiliyor ve bu hareketlinin ne ya da kim olduğunu tespit edebiliyordu.

İnsanlara 2020 den sonra takılan çipler de ayrı bir konuydu. Öncelikli olarak virüs kökenli bir hastalığı belirlemek için isteyen kişiye uygulanan bu çipler daha sonra hastanelerde her doğan çocuğa uygulanmak zorunda olan standart bir kural haline getirilmişti. Deri altına yerleştirilecek çipler, bilimkurgu filmlerin gerçeğe dönüşmüş haliydi. O dönemde İnsan vücuduna çip yerleştirilmesini savunanlar, kolaylıkla taklit edilebilen kimlik kartlarının ve onlarca güvenlik görevlisiyle korunan mekanların, bu teknolojinin kullanımıyla birlikte tarih olacağını sanıyorlardı. Hiç de öyle olmadı pirinç tanesi büyüklüğündeki bilgisayar çipi kolaylıkla deri altına monte edildi ve ilk önce insanların özgürlüklerini ellerinden aldı.

Uygulanan teknoloji sayesinde her hangi bir kişinin uydular ile dünya üzerindeki her hareketini izlemek mümkün olabiliyor mahremiyet ve gizlilik kavramları tamamen tarihe karışıyordu. Ayrıca kişinin medikal bilgilerinden sosyal hayatına kadar yüzlerce detaylı veri  bigdata denen büyük veri tabanına an be an kaydediliyordu. Bu yapılırken de insanlar sosyal medya ve benzeri mecralardaki paylaşımları ile bigdataya yardımcı oluyorlardı. Buradan kişinin neye alerjisi var, onu ne zehirler bigdataya hükmedenler biliyorlardı. Hatta bir çok ülkede ve genelde dünyada ölen bazı devlet büyüklerinin ölümleri üzerinde şaibeler dolaşıyordu. Kimi arı sokması sonucu açığa çıkan zehirlenmeler ile kimi ise böcek zehirlemesiyle öldü teşhisiyle bu dünyadan uğurlanıyorlardı.

İlk zamanlar toplanan verilerin nasıl kullanılacağını kimse kestiremezken günümüzde ortaya çıkan birçok olayın arkasında elde edilen bilgilerin kötü niyetli kişilerin elinde çok yönlü kötülük amacıyla kullanıldığını görebiliyordu. Önceleri toplumlar bunların herkesin iyiliği için üretildiğini sanıyordu ve üretilen şeylerin insanlığın iyiliği için kullanılıyor sanıyorduk, ama bir süre geçince yavaş yavaş amacını aşan işlerde de kullanılmaya başladığını gördük, diye düşündü.

Bu düşünceler içinde, bir yandan yürüyor bir yandan da kendisinin çip taktırmadığına seviniyordu. Ne kadar yürüdüğünü bilmiyor ama tahminen kanalizasyona ineli on beş dakika olmuştur diye geçirdi içinden. Ne kadar gideceğini ve nereden çıkacağını planlamaya çalışıyor ama bir türlü bulunduğu yeri tam olarak kestiremiyordu. Biraz daha yürüdüğünde ileride var olan bir rögar kapağının deliklerinden belli belirsiz sızan ışıkları gördü. Gözleri tam karanlığa alışmış olduğu için bu aydınlık hemen dikkatini çekti ve o yöne doğru yöneldi. Biraz da hızlanmış ve bir an önce nerede olduğunu öğrenmek ve eğer sakıncası yoksa açık havaya çıkarak bu kötü ortamdan ve kokudan kurtulmak istiyordu.     SİZCE NASIL DEVAM ETMELİ…

7. YAZILAN

0 0 0 0 0 0
  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli
Makale gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 478